İslam medeniyeti, özellikleyükseliş döneminde büyük bir dinamizme sahipti. Ancak iç ve dış tehditler,Müslüman toplumları zaman zaman derin sarsıntılara sürüklemiştir. X. ve XI. yüzyıllarda Bizans’ın sürekli saldırıları, Şii Fatimiler ve Büveyhîlerin baskıları, SünniMüslümanları zayıflatmış ve ümitsizliğe sürüklemiştir.Bu dönemde, Horasan’dan çıkacakgüçlü bir liderin İslam dünyasını kurtaracağına dair hadisler yayılmış ve bukurtarıcı figürün Selçuklu Sultanı Tuğrul Bey olduğu düşünülmüştür. İbn Haldungibi büyük düşünürler, Selçukluların İslam dünyasında bir düzen sağlayacağınıöngörmüştür.
XIII. yüzyılda Moğol istilaları,İslam medeniyetinin büyük bir yıkıma uğramasına neden olmuş ve bu süreçtebirçok Müslüman toplum tarikatlara yönelmiştir. Ancak Osmanlı hanedanı,dini ve milli idealleri birleştirerek İslam’ın bayraktarlığını yapmayabaşlamıştır. Osmanlılar, Hz. Peygamber’in fetihmüjdelerine inanarak İstanbul’u fethetmiş, böylece İslamdünyasının yeni merkezi haline gelmiştir. Akşemseddin’in, İstanbul’un fethininKur’an’daki "BeldetünTayyibetün" ayetiyle işaret edildiğine dair yorumu, bumanevi inancı güçlendirmiştir. Fatih Sultan Mehmet ve halefleri,ordularını "Cundullah"(Allah’ın ordusu) olarak görmüş ve kendilerini "el-müeyyed minindillah" (Allah tarafından desteklenen) olaraktanımlamışlardır. Osmanlıların amacı, Nizam-ı Âlem davasını gerçekleştirerek üç kıtada adaleti vedüzeni sağlamaktı.
Yavuz Sultan Selim, hilafetiOsmanlı’ya kazandırdıktan sonra "Nizam-ı Âlem" davasınıntamamlanması için denizlere hâkim olmanın gerekliliğini anlamış ve "İnşallah niyetimfeth-i İfrenciye’dir" (Avrupa’yı fethetmek istiyorum) diyerek Avrupa’nın fethini hedeflemiştir. Kanuni Sultan Süleyman döneminde,Osmanlılar OrtaAvrupa ve Akdeniz’e kadar genişlemiş, Hristiyan dünyasına karşı denizlerde ve karada büyük bir mücadele vermiştir. XVI. yüzyılda Osmanlıgücü zirveye ulaşmış ve bu dönem "Türk Asrı" olarak anılmıştır. Ancak Osmanlı’nın karşısındaki enbüyük tehdit, Şii İran’ın arkadan vurması ve Avrupalı devletlerinOsmanlı’yı çevreleme stratejisi olmuştur. Avrupalı diplomat Busbecq,Osmanlı’nın büyük bir güç olduğunu kabul ederek, Hristiyan dünyasınınTürkler karşısında sürekli bir korku içinde yaşadığınıbelirtmiştir.
Osmanlı Devleti, hem doğu hem batı dünyasında büyük bir siyasi ve askeri güç olarak algılanmış, Avrupa’da Osmanlıkarşıtı ittifaklar oluşturulmuştur. Kanuni Sultan Süleyman, Osmanlıfetihlerinin bir yayılmacılık politikası değil, Müslümanların varoluş mücadelesinin birsonucu olduğunu şu sözleriyle açıklamıştır:
"EğerHristiyan devletleri ecdadımın üzerine tehdit bulutları yığmasaydı, bu kadarkan dökülmezdi."
Ancak Osmanlı’nın gücü sadece askeribaşarılarla sınırlı kalmamış, hukuki ve idari düzeniyle de üç kıtadabarışı ve adaleti sağlamıştır.
XVI. ve XVII. yüzyıllardaAvrupa’da bilimselve teknik gelişmeler hız kazanırken, Osmanlı ekonomik olarakzayıflamaya başlamış, deniz yollarının Avrupalıların eline geçmesi Osmanlıekonomisini olumsuz etkilemiştir. Yavuz Sultan Selim, bir gün veziriPiriPaşa’ya Osmanlı’nın geleceğini sorduğunda, Paşa’nın verdiği şucevap, Osmanlı’nın gelecekteki çöküşüne dair önemli bir öngörü niteliğindedir: "Ecdadınızınkoyduğu kanun ve kaideler icra olundukça bu devletin zevali muhaldir. Ancakehil olmayan kişilere makamlar verilirse, o zaman bu devletin yıkılmasıkaçınılmaz olur." Bu sözler, Osmanlı’nın çöküşsürecinin temel nedenlerinden biri olan liyakat eksikliğine işaret etmektedir.XVIII. ve XIX. yüzyıllarda Avrupa’nın Osmanlı’ya karşı gerçekleştirdiği Haçlı Seferleribenzeri saldırılar, Osmanlı’yı giderek daha savunmasız bir hale getirmiştir.
Osmanlı Devleti, güç kaybetmesinerağmen maneviüstünlük duygusunu hiçbir zaman kaybetmemiştir. Osmanlıpadişahları, devletlerinin "Devlet-i Ebed Müddet" (Ebediyensürecek devlet) olduğuna inanmış ve kaderlerini İslam’a hizmet etmekle ilişkilendirmiştir.
Ancak Osmanlı’nın teknik veekonomik gelişmeleri takip edememesi, XVIII. yüzyıldan itibaren güçkaybetmesine yol açmış ve bu süreç Osmanlı’nın dağılmasına kadar devam etmiştir.